Güncel demokratik kuram, yurttaş katılımını bireylerin her düzeydeki karar alma süreçlerine giderek daha fazla dâhil olmalarının beklendiği bir ideal olarak sıklıkla yüceltmektedir. Ancak bu makale, katılım çağrılarının niceliksel olarak genişlemesinin demokratik meşruiyeti her zaman güçlendirmediğini; aksine, belirli bağlamlarda bireylerde siyasal ve yönetsel bir tükenmişlik üretebileceğini ileri sürmektedir. Bu doğrultuda çalışma, literatüre kamusal yorgunluk kavramını kazandırmaktadır. Kamusal yorgunluk, yurttaşların sürekli olarak görüş bildirmeye, geri bildirim sunmaya ya da karar alma süreçlerine katılmaya davet edildikleri, ancak bu süreçlerin nihayetinde içerikten yoksun kaldığı ve anlamlı sonuçlar üretmediği durumlarda ortaya çıkan siyasal bir tükenmişlik hâlini ifade eder.Makale, Habermas’ın müzakereci demokrasi ideali, Gramsci’nin hegemonya anlayışı, Bourdieu’nün simgesel şiddet kavramsallaştırması ve Byung-Chul Han’ın neoliberal özne eleştirisi gibi yaklaşımları içeren eleştirel bir kuramsal çerçeveden hareketle kamusal yorgunluğun nedenlerini ve sonuçlarını incelemektedir. Kavramsal analiz yöntemini benimseyen çalışma, belediyeler, dijital katılım platformları, sosyal medya aktivizmi, akademi ve kamu kurumları gibi farklı bağlamlardan seçilen temsili örnek olaylar aracılığıyla olguyu somutlaştırmaktadır.Bulgular, katılımın araçsallaştığı ve anlamdan arındığı ortamlarda yurttaşların giderek daha pasif hâle geldiğini ve demokratik süreçlere duydukları güvenin aşındığını göstermektedir. Makalenin temel katkısı, demokratik kuramda yaygın biçimde kabul gören “daha fazla katılım = daha fazla meşruiyet” varsayımını sorgulamak ve katılımın niteliksel boyutunu ön plana çıkararak kamusal yorgunluğu çağdaş demokrasilerin görünmez bir krizi olarak tartışmaya açmaktır.
Kırsal kalkınma politikaları, günümüzde merkeziyetçi planlama anlayışından yerel aktörlerin katılımını esas alan tabandan tavana yaklaşımlara doğru evrilmektedir. Bu dönüşümün en somut aracı, Avrupa Birliği (AB) tarafından geliştirilen ve Türkiye’de IPARD Programı kapsamında uygulanan LEADER yaklaşımıdır. Bu çalışmanın amacı, Türkiye’de LEADER yaklaşımının kurumsallaştığı IPARD II döneminde, yerel dinamiklerle hazırlanan Yerel Kalkınma Stratejilerinin (YKS), üst ölçekli bölgesel planlarla ne derece uyumlu olduğunu analiz etmektir. Çalışma evreni, TR22 Güney Marmara Bölgesi (Çanakkale ve Balıkesir) olarak belirlenmiş; örneklem ise IPARD II döneminde LEADER tedbirinin ilk uygulandığı 1. aşama ili statüsünde yer alan Çanakkale ile sınırlandırılmıştır. Bu kapsamda, 2014-2023 TR22 Bölge Planı’nın stratejik öncelikleri ile Çanakkale ilindeki Ayvacık Assos Yerel Eylem Grubu (YEG) ve Gökçeada-Eceabat-Bozcaada YEG’in eylem planları karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. Nitel araştırma yöntemlerinden belge incelemesi tekniğiyle yapılan analizde; yerelden gelen talepler ile bölgesel planlama hedeflerinin nedensellik ilişkisinden ziyade tematik bir örtüşme sergilediği görülmüştür. Bulgular, YEG stratejilerinin Bölge Planı’nın özellikle alternatif turizm, yöresel markalaşma ve sosyal sermayenin geliştirilmesi hedefleriyle yüksek düzeyde tutarlılık gösterdiğini ortaya koymaktadır.
Çalışanların özel hayatları ile profesyonel yaşamları arasındaki ayar şeklinde tanımlanan iş-yaşam dengesi, çeşitli nedenler ile sağlanamadığı zamanlarda iş-yaşam çatışması olarak karşımıza çıkabilmekte ve kişilerin hayatlarında ciddi sorunlara yol açabilmektedir. Bu çerçevede literatür, söz konusu dengenin önemine dikkat çekmekte ve bu da araştırmacıları yaptıkları çalışmalarda bu alana sevk ederken kurum ve kuruluşları da bu konuda uyarmaktadır. Zira çalışmalar iş-yaşam dengesinin çalışanların refahı ve performansı üzerindeki olumlu etkisini vurgulamaktadır. Ve fakat, yapılan çalışmalar bu dengenin çalışanların sadece ne kadar iş yaptığı ile alakalı olmadığını aynı zamanda mesai saatleri dışında işlerini ne kadar düşündüğü ile de yakın bir ilişkisi olduğunu ortaya koymuş ve bu duruma ‘psikolojik kopuş’ (psychological detachment) adını vermiştir. Sabine Sonnentag öncülüğünde uluslararası literatür bu konuda bizleri bilgilendirse de Türkiye literatüründe ciddi bir eksiklik göze çarpmakta ve makalenin kaleme alınma amacını da bu eksiklik oluşturmaktadır ki sonuç bölümünde potansiyel çalışmalar için bazı öneriler de sunulacaktır. Dolayısıyla, söz konusu makale okurlara psikolojik kopuş kavramını tanıtacak ve bu konunun önemine binaen bazı araştırma önerileri sunacaktır.
Bu çalışma, bütünleşik pazarlama iletişimi bağlamında cinsiyet temelli bir yaklaşım olarak pembe pazarlamanın nasıl kurgulandığını ve kadınlıkla ilişkili hangi anlam kümelerini dolaşıma soktuğunu incelemektedir. Bütünleşik pazarlama iletişimi, işletmelerin ürün, fiyat, dağıtım ve tutundurma kararlarını reklam, halkla ilişkiler, dijital ve deneyimsel uygulamalarla uyumlu ve tutarlı bir mesaj çerçevesinde yönetmesini gerektirmektedir. Bu çerçevede pembe pazarlama, kadın hedef kitleye yönelik ürün tasarımları, fiyatlandırma stratejileri, mağaza ve mekân düzenlemeleri ile duygusal odaklı iletişim kampanyalarının bütünleşik bir yapı içinde ele alındığı bir alan olarak kavramsallaştırılmaktadır. Araştırmada nitel durum çalışması deseni benimsenmiş ve amaçlı örnekleme yoluyla üç kampanya seçilmiştir. Barbie filmi etrafında yürütülen küresel kampanya, The Estée Lauder Companies’in göğüs kanseri farkındalık kampanyası ve BIC “for Her” ürünü, pembe pazarlamanın farklı yüzlerini temsil eden örnekler olarak incelenmiştir. Kampanyalara ait sloganlar, kampanya metinleri ve sosyal medya gönderileri üzerinde nitel içerik analizi yapılmış, ardından afişler, ürün görselleri, mekân tasarımları ve kullanıcı pratiklerini belgeleyen fotoğraflar nitel görsel içerik analiziyle değerlendirilmiştir. Bulgular, pembe pazarlama stratejilerinin bütünleşik pazarlama iletişimi içinde kadınları hem güçlü bir ekonomik karar verici hem de duygusal ve kırılgan bir hedef kitle olarak konumlandırdığını göstermektedir. Güçlenme, dayanışma ve sağlık gibi olumlu söylemler çoğu zaman tüketim odaklı bir çerçeve içinde sunulmakta, kimi örneklerde ise toplumsal cinsiyetçi kalıplar yeniden üretilmektedir. Çalışma, pembe pazarlamanın bütünleşik pazarlama iletişimi açısından taşıdığı etik gerilimlere işaret etmekte ve daha kapsayıcı, toplumsal cinsiyet klişelerini yeniden üretmeyen stratejilere duyulan ihtiyacı vurgulamaktadır.
Bu çalışma, Türkiye eğitim sektöründe stratejik liderlik ile iş performansı arasındaki ilişkide duygusal zekânın (DZ) aracı ve düzenleyici rollerini incelemektedir. Sosyal değişim teorisi ile kaynakların korunması teorisine dayanan araştırma, duygusal zekânın liderlik etkilerinin hem aktarım mekanizması hem de koşullu güçlendiricisi olarak eşzamanlı biçimde işlev gördüğü düzenlenmiş aracılık modelini önermektedir. Veriler, Türkiye’nin yedi coğrafi bölgesinde görev yapan 320 öğretmen ve okul yöneticisinden toplanmıştır. Analizler SPSS 26, PROCESS Macro v4.2 ve AMOS 26 kullanılarak gerçekleştirilmiştir.Elde edilen bulgular, duygusal zekânın stratejik liderlik ile iş performansı arasındaki ilişkide güçlü ve anlamlı bir kısmi aracı etkiye sahip olduğunu göstermektedir (dolaylı etki β = .600, p < .001) ve bu etkinin toplam etkinin %70,3’ünü açıkladığı belirlenmiştir. Ayrıca, duygusal zekâ bu ilişkiyi anlamlı biçimde düzenlemekte; duygusal zekâ düzeyi arttıkça stratejik liderliğin iş performansı üzerindeki olumlu etkisi belirgin şekilde güçlenmektedir (etkileşim etkisi β = .187, p = .004). Düzenlenmiş aracılık indeksi de anlamlı bulunmuş olup, stratejik liderliğin performans üzerindeki dolaylı etkisinin duygusal zekâ düzeylerine göre sistematik biçimde değiştiğini doğrulamaktadır. Yapısal eşitlik modellemesi sonuçları, mükemmel düzeyde model uyumuna işaret etmekte (CFI = .998; RMSEA = .019) ve iş performansındaki varyansın %73,4’ünü açıklamaktadır.Aracılık ve düzenleme mekanizmalarını tek bir model içerisinde ampirik olarak bütünleştiren bu çalışma, duygusal zekâyı stratejik liderlik etkilerini hem aktaran hem de koşullayan merkezi bir psikolojik kaynak olarak konumlandırarak liderlik kuramına önemli katkılar sunmaktadır. Bulgular, özellikle eğitim sektörü gibi yoğun duygusal emek gerektiren örgütsel bağlamlarda liderlik geliştirme ve performans yönetimi uygulamaları açısından önemli çıkarımlar ortaya koymaktadır.